Kategoriler
Öykü

Huzursuzluk

Her şey geçip gidiyordu. Düşündüklerim yaşamla örtüşmüyor ben hep tökezleyip dizlerimin üzerine sertçe düşüyordum avuçlarımda yer eden küçük taşları da çıkarmaktan vazgeçeli epey oluyordu zaten. Olur olmadık yerlere seyahat ederken buluyordum kendimi. Hiç bilmediğim köyleri, kasabaları, şehirleri öğrenmiştim. Bulduğum tüm sinemalara girmiş, gördüğüm tüm meyhanelerde sızmıştım. Aldığım kitapları öylece bırakmıştım otogar banklarında. Hepsinde bir cümlenin altını mutlaka çizmiştim. “Ben az konuşan çok yorulan biriydim”, “Uzaklarda hiçbir şey yoktu aslında, aradığımız her şey gözümüzün önündeydi, biz görmezden gelip sadece görülebilmeyi istiyorduk” gibi gibi. Sonrası uzun bir ıssızlık. Balçıkta yürümek gibiydi benim için yaşam. Zaafiyet gösteremiyor, hezeyanla ve anlam yüklenerek anlatılan sözler karşısında maddenin katı haline dönüşüyordum. Ben kökleri olmayan bir şeydim, sadece boşluğa tutunabilen.

Gözlerini acıtan sarı ışığa karşı koluyla siper yapıp odadan çıktı. Koridorun sonundaki pencereden kirli bir aydınlık oluşturan odaya doğru ayaklarını sürüyerek yürümeye başladı. Eşofmanının paçası tabanına doğru kayıyordu. Bir yandan sökük kazağının kolunu çekiştiriyordu. Başını aşağıya doğru eğip kazağın boyun kısmını kokladı. Bir gün daha banyo etmese olurdu, nasıl olsa burnunu çenesine dayayıp onu koklayacak bir kadın, bir kedi, bir köpek yoktu hayatında. Gözlerindeki acıma yavaş yavaş geçerken durup geri döndü. Mutfağa geçmeden çişini yapmalıydı. Yaşamındaki en güzel şeyin işemek olduğuna karar verdi.

Pencereye doğru yürüdü, griye dönmüş perdenin ucundan tutup açtı. Sabah aydınlığını seviyordu, onu da alıyordu içine sanki. Dolabı açıp sararmış peynire baktı bir süre, zeytinin üzerindeki donmuş yağı görünce iştahı kapanır gibi oldu ama kahvaltı etmeyi seviyordu. Çayla bu işi halletmek istemiyordu. Her şeyi olduğu gibi bırakıp duşa girdi. Musluğu açıp suyun ısınmasını beklerken içi rahat etmedi. Çıplak bedeni ıslanmış ayaklarıyla koridordan geçip mutfağa girdi, masanın üzerindekileri dolaba koydu tekrar. Kendini günaha girmiş hissetti bütünüyle. Koşa koşa sıcak suya daldı. İlk önce haşlanıyormuş gibi hissetse de suya alışması kısa sürdü.

“Bağımlısı olduğumu düşündüğüm bir şey yoktu. Öyle ki hayata karşı bir anlam yükleyememiştim şimdiye kadar. Şarkı sözlerine kanardım hep. Nedense sözler beni etkilemiştir. Yani kırk yılın başında halim hatırım sorulsa ne yazar sorulmasa ne yazardı. Unutmayı bu yüzden seçtim sanırım, zihnimi öyle bir çiğnemiştim ki ne yapsan olmuyordu. Layık olmadığınız bir yere kurulamıyordunuz. Birilerini inandırmak, inanmasını beklemek herkes için zordu. Benim içinse paradoks. Her halükarda bu düşüş bana aitti ve sırtımda sadece el izleri kalıyordu.”

Bağcığının düğümünü atıp elini kapının soğuk koluna koydu. Artık dışarı çıkabilirdi, bu kadar düşünmek yeterdi. Merdiven boşluğunda yankılanan ritimsiz ayak sesleri dikkatini dağıtmıştı. Durup bekledi bir süre. Ses, apartman kapısından çıkıp gitti. Ayakkabısının ucuna basa basa indi merdivenleri. Rüzgarda savrulan sarı bir yaprak gibi geçti sokaklardan. Boy boy evlerin, rengarenk dükkanların, şıngırtılı kahvehanelerin önünden geçip gitti. Saatlerce sürdü bu ilerleyiş.

Parmak aralarında onlarca sigara yanıp yanıp sönmüş, dudakları sürekli açılıp kapanmıştı sevdiği şarkıları söylerken. Günlerdir yaşadığı huzursuzluk dağılıp girmişti. Yüzüne serin hava değdikçe tazelenip canlanıyordu. Yarım bıraktığı her şeyi aklına getirmiş, hepsini sıraya koymuş, hepsine zaman biçmişti. “Ama önce evi boyayıp” dedi, “şöyle bembeyaz. Tüm pencereleri sileyim, mutfak tezgahını granitle değiştireyim.” Televizyonu büyütecek, ne zamandır almayı düşündüğü pikabı almaya gidecekti. Hatta eve giderken ne diye almıyordu şimdi? Yıllardır sağdan soldan, bit pazarlarından topladığı plakların üzerini bir parmak toz kaplamıştı. Bunca zamandır demek buna ihtiyacım varmış diye düşündü. Oysa kaç defa çıkıp gezmişti böyle. Kaldırımın ortasında durup evden çıkışlarını düşündü, nasıl çıktığını, neden çıktığını? Hiçbirini hatırlamıyordu, aklına bile gelmiyordu. Yıllardır hiç çıkmamış mıydı evden, hiç gün yüzü görmemiş miydi?  Sokaklarda insanları, kedileri, yol boyu uzanan ağaçlar. Kendine şaşırıyordu. “Sahi ya ne zamandır böyleyim ben” diye sordu kendine, “ne zamandır yokum?”

“İnsan baktığı gözlerde kendisini görmeye başladığı andan sonra o kişiden vazgeçme eğilimine giriyordu. Çünkü insanın bağımlısı olduğu, bağlılık duyduğu şey de kendini görmek değil kendinden vazgeçmek arzusuyla beliriyordu. Köle olmak, acizleşmek isteğiydi bu. Tamamen ona odaklı,  onun renklerine ve isteklerine duyarlı bir bağlılıktı bu. İnsan kaybolduğunda kendisiyle ilgili hiç bir ayrıntıya dikkat etmiyor, kendisini yok sayıyordu. Kaybolan kişi hayatını anlamlandıran şeyin bu olduğunu ahmakça kabul ediyor, bu düşüncesindeki ısrarın aslında acizlikten kaynaklandığını görmek istemiyordu.”

Elini cebine atıp sigarasını çıkardı, geceye yetmez diye düşünüp karşı kaldırımdaki bakkala doğru yürümeye başladı.

Bu yazıyı paylaşmak ister misiniz?


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir